Salgın

Epidemic

Konu

İki kafadar senaryo yazarı, bir buçuk yıldır vazife bildikleri senaryolarını henüz bitirmişlerdir ki, bilgisayarın metni görmemesi yüzünden emekleri çöpe gider. İşi teslim etmeleri için önlerinde beş günleri vardır. Aynı senaryoyu sil baştan yazmaya sıvansaIar da, üstesinden gelemeyeceklerini anlamaları uzun sürmez. Yeni ve bambaşka mecralarda seyreden bir senaryo yazmaya karar verirler. Konu olarak da insanları canlarından, kalanları insanlıklarından eden bir salgını gözlerine kestirirler. Stresten alabildiğine uzak bir yazım serüveninin kollarına atılırlar. Ayırdında olmadıkları şeyse, kendilerinin de yıkıcı bir salgının avcuna düşmek üzere bulunmalarıdır. Lars von Trier’in ikinci filmi; Avrupa üçlemesinin de -diğer ikisi Suç Unsuru ve Avrupa- ikinci ayağı durumunda Salgın. Yönetmenin ilerleyen yıllarda da izini süreceği, illüzyonu her düzeyde reddeden primitif sinema hayalini, olanca inadıyla somutlaştırma girişimi olarak değerlendirilebilir ilk elde. Trier’in, filmin yaklaşık üçte biri süresince, kameranın ardında insan bulunmayışı ile övünüyor olması pek manidar. 16 mm.lik filmle kendini ifade etmede güçlük çekmediği de ortada. Ne var ki seyircinin buna ne oranda karşılık verebileceğini kestirmek kolay değil. Salgın’ın gerek görsel-işitsel açıdan, gerekse metin dolayımında takip edilmeyi marifete tabi kılıyor olması, filmin bir yerinde Trier’in kendi ağzından dökülen sözcüklerle anlamlandırılabilir: “Film dediğin, pabucuna kaçmış taş gibi olmalı!” İki baş karakterinin isimlerinin Lars ve Niels olması da boşuna değil. Zira bunlar, Salgın’ın kendilerini oynayan yazarları Lars von Trier ve Niels Vørsel. Trier, kurmacasının içinde kurmaca yaratırken, gerçeğin sillesini yiyen -salgına maruz kalan- karakteri ile aynı talihi paylaşıyor. Seyirciyi, özellikle de hipnoz seansı ile filmdeki senaryonun içine giren ve burada yakalandığı salgını, gerçeğe döndüğü halde yayan kızın cinnet getirdiği sekansta, fena halde rahatsız ediyor. Kısacası, kurgusal olan iki kere gerçek oluyor. Bu vesileyle de hayali olanın gerçeğe kıyasla etkisiz kaldığına vurgu yapıyor. Ekspresyonist bir mizahla, gotik bir korku atmosferini içiçe yedirmeye çalışmasındaki bilinçli tutumu da, enikonu gözümüze soktuğu, komik diş macunu örneği ile simgeliyor. Diş macununun, tüpten birbirine karışmayan iki ayrı renkte çıkması meselesi… Burada gizlenmiş olan espriyse, Trier’in canlandırdığı karakterin, işin sırrına ermesi için Almanya’ya gitmesinin gerekmesi. Cem Altınsaray