Kurdun Günü

Le Temps du Loup

arsvFilm_yRfuqWKfxqpVUTTNgRYenoVPRWTgQHJF.jpg
Konu

Anne, baba, oğul ve kızdan oluşan ‘birinci sınıf’ bir aile, tatil için ‘huzur dolu’ kır evine gelir. Ancak ‘bilinmeyen’ bir nedenle dünyanın çivisi çıkmış ve kaotik bir atmosferin ağırlığı hissedilmeye başlamıştır. Eve gelen birilerinin (daha sonraki dakikalarda şaşırtıcı biçimde yeniden göreceğimiz birileri), ailenin babasını öldürmesiyle anne, oğul ve kızın kaçışlarını izleriz önce. Trenin gelip onları götürmesini umutla bekleyen insanların olduğu bir istasyona gelir üçlü; paranın hükmünün olmadığı, takas yöntemiyle ihtiyaçların giderilmeye çalışıldığı bir yerdir burası. Çaresiz ailemiz de ‘umut’la bu grubun içine dahil olur… Hayatımız boyunca bizlere dayatılan ve bir zaman sonra ‘vazgeçilmez’ olan alışkanlıklarımız, ‘bir şekilde’ elimizden alınınca yaşadığımız ‘çaresizlik’in yapaylıktan uzak resmini çiziyor Haneke. Bizi ‘sudan çıkmış balık’a çeviren bu ‘yeni durum’a uyum sağlamak, yaşamak için kaçınılmaz oluyor, ama ‘gönülsüzce’ harcanan çabanın boşlukta kalmasını engellemek de mümkün olmuyor ne yazık ki. Haneke’nin bilinçli tercihi mi, yoksa yalnızca bir rastlantı mı bilemiyoruz, ama Ingmar Bergman’ın 1968 yapımı filmi Kurtların Saati’nin çıkış noktasıyla büyük benzerlikler taşıyor Kurdun Günü. Orada ‘ikinci ben’le savaşan bir sanatçının hezeyanlarını izlerken, burada da ‘ikinci ben’in açığa çıkmasını çaresizlikle bekleyen bireyin açmazlarıyla baş başa kalıyoruz. Bergman hayranlığını açıkça dile getiren Tarkovski’nin Kurban’ını da dahil edip, bu üç filmi ‘farklı bir göz’le yeniden değerlendirmek gerek belki de… Murat Özer