Kıyametten Sonra

Sled Kraja Na Sveta

arsvFilm_XwsYTcSWtVaHPTSQTdYTFzLPVwPbRqQU.jpg
Konu

Bulgar yönetmeni Ivan Nitchev, Kıyametten Sonra adlı filminde Bulgaristan’daki Stalinizm dönemini anlatıyor. İnsancıl değerler içeren bu destansı film Bulgaristan’da o zaman yaşayan farklı kültür ve kökenlere sahip toplulukların günlük yaşamına ışık tutuyor. Bizans tarihi uzmanı olan İsrailli profesör yıllar sonra çocukluğunu geçirdiği Bulgaristan’a bir konferans vermek için geri dönüyor. Profesörü havaalanında ilk karşılayan kişi ise arsa ve gayrimenkul spekülasyonu yapan mafyatik bir avukattır. Bulgaristan’da çocukluk aşkıyla karşılaşan profesör ister istemez geçmişe bir yolculuk yapacaktır. 1950’lerde Bulgaristan’ın Plovdiv kentinde Ermeniler, Yahudiler, Türkler, Çingeneler ve Bulgarlar kendi kültürlerini koruyarak, çevreleriyle son derece uyumlu ilişkiler içinde yaşamaktadırlar. Örf ve adetler, diller birbirine karışmış, olağanüstü bir kültür zenginliği oluşmuştur. Öyle ki imam, haham ve papaz beraberce oturak alemi düzenleyebilmekte, bir tahta merdivene sahip çıkmak için birbirleriyle çocuklar gibi kavga edebilmektedirler. Totaliter rejim önce çingeneleri Plovdiv’den sürer, atalarının yattığı mezarlığın üstüne inşaat yapılmak istenince Türkler de bölgeyi terk ederler. Son olarak da Yahudilere İsrail’e gitme izni verilince çok kültürlü toplum yavaş yavaş yok olur. Ve bu yok oluş en çok çocukları etkiler. Son on yılda Balkanlardan gelen filmlerde sürekli savaş, kan ve gözyaşı görmeye alışmıştık. Çok fazla Türkçe sözcük, özellikle de küfür içeren, son derece özgün, ilginç ve yer yer de komik “bir Balkan masalı” olan Kıyametten Sonra olağanüstü bir nostalji ve dostluk sergilerken değişik bir yöntemle Stalinizmi eleştiriyor. Farklı bir kurguya ve muhteşem bir finale sahip olan filmin asıl mesajı ise, bir ülkenin gerçek zenginliği olan farklı kültürleri kurutmaya çalışan bir rejimin kesinlikle yıkılmaya mahkum olduğu. Kıyametten Sonra sadece Yahudileri, Ermenileri, Çingeneleri ve Türkleri anlatan bir film değil. Bulgaristan’ın bir dönemini anlattığını söylemek de yönetmene haksızlık olur. Nitchev’in filmi, insanlık değerleri, farklı dinlerden ve kökenlerden insanların dostlukları ve çok kültürlülüğün gerekliliği üzerine 1950’lerin zengin kültür mozaiğine sahip İstanbul’unun güzelliğini anımsarsak filmin önemi daha iyi anlaşılabilir. Ahmet Boyacıoğlu