Ekmek ve Güller

Bread And Roses

Konu

Ken Loach’ın Ekmek ve Güller filmini seyredin! Araya bir beyazperde girince, gündelik hayatta “envai üniformanın görünmez kıldığını görmek” daha kolay oluyor. Daha az renkli, daha az Meksikalı, daha az hızlısını yarın ilk girdiğiniz devlet dairesinde, üniversite tuvaletinde, mahalle sokağında göreceksiniz. Meksika’dan Los Angeles’e gözünü karartıp çalışmaya gelenin adı Rosa değil de, İstanbul Unkapanı’nda oturan Siirtli Gülşen olacak. “Supervizor” kraldan çok kralcı Perez, onun memleketlisi olacak ve taşeron şirketin adı da “Angels” değil, “İstantemizbul Temizlik, Taşıma ve Ticaret Şirketi”… Belki binbir taşeron şirkete dağılmış olan temizlik ve sair büro işçilerini örgütlemeye çalışan Tez-Koop-İş’in örgütleme uzmanı, bu kadar beyaz, Anglosakson ve yakışıklı olmayabilir, ama işçi örgütlenmelerine müdahale eden polisler ve teknik donanımlarının kültürleri aşan bir türdeşlik gösterdiğini fark edeceksiniz. Kırk milyonun sigortasız olduğunu söylüyor sendikacı Sam, yirmi milyonun yarısının sigortasız olduğunu söyleyecektir bizim Rabia. Tüm bu basit somut gerçekleri, hayat sağduyusu ile bildiklerimizi “unutmak içinse, neden okuyacaksın ki?” diye sorar Rosa, soracaktır Gülşen. Sömürüye karşı olmak için, önce sömürünün içinde olduğunun farkına varmak lazım. Sömürü “kötü başkalarının uzaklarda yaptıkları” değil. Her taşeronun bir ana işvereni, bu ana işverenin bir holdingi, bu holdingin bir sosyal sorumluluk projesi, her korkunun ardında bir baskı, her ispiyon etmek zorunda kalan çalışanın arkasında bir ezeni var. “Aşıklar olmadan aşk olmaz” demiş, güzel bir tarihçi. “Sömürenler olmadan sömürü olmaz” diye ekleyelim. Sömürü “faili meçhul” değil, fakat makyajlı. Sömürmeyelim, sömürtmeyelim, sömürüye ‘seyirci kalmayalım’; bu filme olduğumuz gibi. Aslı Odman