Cinayeti Gördüm

Blow Up

arsvFilm_QQMIWGWCQSmBUPpzeWSdHRlQbSrHCvMb.jpg
Konu

Thomas, Londra’da yaşayan tanınmış bir moda fotoğrafçısı. Zamanını, stüdyosunda birbirinden güzel modellerle ünlü dergilere çekim yaparak geçirmektedir. Bir de arada sırada Londra’yı turlayarak… Elinde makinasıyla çıktığı bu gezintilerden birinde, ıssız bir parkta cilveleşen bir çiftle karşılaşır ve fotoğraflarını çeker. Bu arada kadın tarafından fark edilir. Thomas, paniğe kapıldığı açıkça belli olan ve negatifleri isteyen kadını atlatarak filmini banyodan geçirir. Parktaki kareleri çoğaltarak incelemeye koyulur. Derken fotoğraftaki belli belirsiz bir detaya gözü takılır. Kadrajlayıp büyütünce kuşkusu daha da artar. Fotoğrafıyla bir cinayeti mi belgelemiştir? Bu kez detayın detayını, onun da detayını büyütür. Ne var ki gerçeğe yaklaştıkça gerçek ondan uzaklaşır. Delil sandığı şey büyütülmüş fotoğrafın grenleri arasında giderek silikleşir. Bundan sonraki olayları ise alışılmadık bir gerilim ve gizem perdesinin arkasından izleriz. İnsan ruhundaki yarılmalar, bireyler arasındaki iletişim kopukluğunu işleyen filmleriyle auteur kavramına belki de en çok yakışan yönetmen Antonioni, bu filmiyle sinemanın biçimsel anlatım olanaklarının sınırlarını da zorluyor. Julio Cortazar’ın Las babas del diablo adlı öyküsünün gevşek bir uyarlanası olan Blow-Up, gerçek sandığımız şeylerin gerçekte ne kadar gerçek olduğuna, başka bir deyişle -tıpkı Antonioni’nin filmleri gibi- kendini kolayca ele vermeyen mutlak gerçeğe dair bir öykü. Ama aynı zamanda seyircinin geleneksel gerilim filminden beklediğini vermemekte direnen, onu ısrarla başka koylara sürükleyen bir film. Blow-Up, yönetmenin İngilizce olarak çektiği ilk film olma özelliğini taşıyor. David Hmmings, Vanessa Redgrave, Sarah Miles gibi 60’ların ünlü oyuncularıyla çalışma fırsatı bulan yönetmen, o yılların Londra’sını da filmin gizli bir karakteri gibi kullanıyor. Başka bir açıdan yaklaşıldığında çevremizi kuşatan fotoğraf denizine, saldırgan ve müdahaleci bir aygıt olan kameraya dair imalarıyla farklı bir okumaya izin veren Blow-Up’ta -ya da herhangi bir Antonioni filminde- seyircinin konumu, aslında biraz Thomas’ın durumuna benzetilebilir. Filmi izlerken siz de küçük bir ayrıntının peşine düşüp imgeler diyarında kaybolabilir, eksik kalan parçaları kafanızda tamamlayıp pek çok fikir üretebilirsiniz. Ancak bunlar kesinlikten uzak, her zaman ucu açık varsayımlar olarak kalacaktır. Tıpkı Blow-Up’ın finalindeki tenis sahnesinde olduğu gibi… Necati Sönmez