At

Horse, The

at.jpg
Konu

Özgentürk, At’ta yalnızca okumakla sınıf atlanabileceği gerçeğini yansıtan ideolojiyi eleştirmiyor. Bu eleştiri ile ortak yönleri yokmuş gibi gözüken, ama temelde birleşen diğer sorunlara da kıyısından köşesinden el atıyor. Günümüzün yaygın ve geçerli kültürü haline sokulan arabesk olgusunu Urfa şivesiyle bir güldürü türü olarak ortaya koyarken, eğitim sistemimizdeki dengesizliği ve çarpıklığı, sınırları bürokrasiye dek uzanan bir başka görüntüyle izleyene hissettiriyor. Küçük anekdotlar halinde zaman zaman ironi türünde ortaya konan bu eleştiriden televizyon ve sinema da hisselerine düşeni alıyor tabii. Bir de görüntülerle bir çırpıda geçiştirilen, ama çağrışımları ve anımsatmaları pek de görüntülenmesindeki gibi geçici olmayan sahneler var ki, bunları da yönetmenin usta işi simgesel anlatımına bağlamak gerek. At’ın en başarılı yanlarından biri de, kişilik yaratma zenginliğinden geliyor. Bu zenginlik, şimdiye dek sinemamızda işlenegelen yapay, tek boyutlu ve inandırıcılıktan uzak tiplerin ötesinde, yaşayan, soluk alan gerçek yaşamdakinin sahtesini değil, aynısını yansıtıyor adeta. Bir ölü satıcısını bile, bir baklava tepsisinin yanıbaşında tüm yalnızlığıyla ortaya koyan bu kişilik zenginliği, baba, kuşçu ve deli kadında olduğu gibi olağanüstü boyutlara ulaşıyor. Kuşkusuz At, erdemleri olduğu kadar, birtakım kusurları da olan bir film. Umutsuzluktan bir başka umudun da doğabileceğini simgeleyen biraz kapalı ve çeşitli yorumlara açık mesajının dışında, fonksiyonel olma yolunda Hafız Burhan’dan arabeske dek gidip gelen müzik kargaşası da filmin bütünlüğünü az da olsa zedelemiş. Ama tüm bunların dışında sinemamızda ilk kez bir dayanışmanın ürünü olarak ortaya çıkan ve daha ikinci çalışmasında oldukça büyük adımlar atan genç bir yönetmenin sinemamıza kazandırdığı önemli bir film olarak tanımlanabilir. Burçak Evren