5 Nolu Cezaevi

Prison nr. 5

Konu

Adorno, Auschwitz’de yaşananlardan sonra şiir yazılamayacağını söylerken, travma karşısında ‘temsilin’ sınırlılığına dikkat çekiyordu. Tanıklık edilen bir vahşetin, edebiyatın ya da sinemanın diline nasıl aktarılabileceği sorusu üzerinde özenle durulması gereken bir konu. Hele de bu şiddetin üzeri resmi tarih tarafından örtülmeye, tarihin karanlık sayfalarına gömülmeye çalışılmışsa. 1980-84 yılları arasında 32 kişinin öldürüldüğü, yüzlerce insanın sakat bırakıldığı Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananları ele alan 5 nolu Cezaevi, bu sorgulamayı merkezine alan bir belgesel. Çayan Demirel, filminde birinci el tanıklıklara başvurarak, anlatılması ve yüzleşilmesi zorlu olanı başarıyla sinemaya aktarıyor. Yaşananların bu metin tanıklar üzerinde bıraktığı izler, yüz çizgilerinde, ses tonlarında ve jestlerde kendini gösteriyor. Kimi zamansa, artık söz bitiyor, yerini yutkunma, suskunluk ya da gözyaşı alıyor. İşte o zaman, bir güvercin sürüsü havalanıyor, karlı dağlar görünüyor ya da acı bir türkü duyuluyor. Bütün bunlar belki de yaraya bir parça merhem oluyor. 5 nolu Cezaevi’nin başarısı, anlatılması ve gösterilmesi zor olanı sinema diline dönüştürebilmesinde yatıyor. İnsansız doğa manzaraları, duvardaki gölgeler, çizimler, uzun koridorlarıyla bir hayalet evi andıran boş cezaevi ve ağıtlar… Hepsi, dile getirilmeyeni aktarmaya yardımcı oluyor. Bu gaip görüntüler aracılığıyla, ülkenin yakın tarihinin ‘utanç’ anlarıyla yüzleşiyoruz. Toplumsal bellek, arşiv görüntülerinde ve anlatılanlarda olduğu kadar, farklı görüntüler aracılığıyla sezdirilenlerde ifadesini buluyor. Filmin dikkatimizi çektiği bir diğer önemli nokta ise, yüzleşme ve hesap sormanın hiçbir zaman geçmeyecek olan güncelliği. Ahmet Gürata

Genel bilgi