21. Altın Koza Film Festivali

Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

15-21 Eylül tarihleri arasında düzenlenen 21. Adana Altın Koza Film Festivali’nde yine merakla beklenen filmlerin Türkiye ilk gösterimleri yapıldı.

İşten atılmanızı engelleyecek tek şey mesai arkadaşlarınızın alacakları primden vazgeçmeleri olsaydı, ne olurdu? İki Gece, Bir Gün (Two Days, One Night) bu basit ama devasa ikilem üzerinden dayanışma ruhunu hatırlatıyor. Oscarlı Fransız kadın oyuncu Marion Cotillard, patronun işçiyi işçiye düşürüp kenara çekildiği bu ahlaki ikilemde başrolde. Cotillard’ın bir haftasonu boyunca işini kaybetmemek için diğer çalışanları iknaya çalışması, insan onurunu sınava tabi tutuyor. İki Altın Palmiye sahibi Belçikalı kardeş yönetmenler Jean-Pierre ve Luc Dardenne de yine yarıştıkları Cannes’da “Oyuna gelmemek gerek. Bu ekonomik değil ahlaki bir seçimdir. Dayanışmaya inanıyoruz” demişlerdi.

Güvenlik ve refah adına yetki verdiğiniz ama aksine sömürüldüğünüz devlet ve sistemde haliniz ne olur? Cannes’da en iyi senaryo ödülü alan Leviathan, günümüz Rusya’sının yükselişindeki yolsuzluk ve ahlaki çöküşü anlatan derin bir yozlaşma filmi. Nitekim Kremlin’in de memnuniyetsizliğini açıkladığı üzere yetenekli sinemacı Andrey Zvyagintsev, sıradan bir vatandaşın mağduriyeti üzerinden din, devlet ve mafya sarmalını eleştiriyor. İlk filmi Dönüş‘le (2004) baştacı ettiğimiz yönetmen, filmin adını Eski Ahit’teki deniz canavarı ve İngiliz felsefeci Hobbes’un ‘toplumsal sözleşme’yi önerdiği ünlü kitabına nazire Leviathan koymuş.

83 Yaşındaki efsane Fransız sinemacı Jean-Luc Godard, üç boyutlu yeni filmi Dile Veda (Goodbye to Language) filmiyle Cannes’da Jüri Özel Ödülü aldı. Yaratıcı görselliğiyle öne çıkan film, kadın- erkek ilişkileri, totalitarizm, Nazi iktidarı gibi 20. yüzyılın en önemli meselelerinden yola çıkarak insanoğlunun her daim bel bağladığı ama kuramadığı iletişimsizlikten dem vuruyor, varoluş açmazımızı müstehzi bir edayla parmağına doluyor.

Bir başka üstad, Kanadalı yönetmen David Cronenberg’in Hollywood taşlaması Yıldız Haritası (Maps to the Stars) da gayet müstehzi ve eğlenceli. Ünlülerin karanlık sırlarla dolu yaşamlarını ve yüzeysel ilişkilerini tiye alan filmde ortayaş sınırındaki gözden düşmüş ve nerotik eski bir starı canlandıran Julianne Moore’un Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülü alması şaşırtıcı değil. Robert Pattison ve Mia Wasikowska gibi genç starlar da cabası.

Genç İtalyan kadın yönetmen Alice Rohrwacher, Mucizeler (The Wonders) filmiyle Cannes’daki ustaların arasından sıyrıldı ve ikincilik anlamına gelen Büyük Jüri Ödülü’nü kazandı. Taşrada arıcılık yapan bir aile üzerinden çevrecilikten azınlık sorunlarına kadar muhtelif konulara değinen filmin merkezinde incelikli bir yeni yetme hikâyesi var.

İngiliz işçi ve orta sınıfı insanlarına dair yaptığı şahane incelikteki filmleriyle sevdiğimiz Mike Leigh, bu kez ünlü ressam Turner’ın (1775-1851) hayatından bir kesimi anlattığı Mr. Turner’la karşımızda. Başroldeki kadim dostu ve favori oyuncularından Timothy Spall’ın Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldığı film, soyuta yakın tablolarının renk ve dinamiğiyle nice sinemacıya ilham olmuş ressamın ilham ve açmazlarını anlatıyor. Görüntü yönetmeni Dick Pope’un tablo misali görüntüleriyle öne çıkan film, ressamın dramatik çözülme anlarını incelikle verişiyle takdire şayan.

İngiliz üstad Ken Loach’un İrlanda’daki bağımsızlık mücadelesi sonrası, 1930’lardaki politik baskıları anlattığı Jimmy’s Hall, bu yıl yarıştığı Cannes’a dayanışma havası getirmişti. 2006’da Altın Palmiye kazandığı Özgürlük Rüzgarı‘ndan sonra yeniden İrlanda açmazına dönen Loach, memleketinden sürgün edilen tek İrlandalı olarak tarihe geçen Jimmy Gralton’ın yaşamından bir kesit anlatıyor. Jimmy, İngiltere’ye karşı bağımsızlık yandaşı olduğundan ABD’ye kaçmak zorunda kalmış ve 10 yıl sonra döndüğü köyünde yeniden açtığı halkevi nedeniyle kilise ve yöre zenginlerinin tepkisini toplamıştı.

Ünlü oyuncu Asia Argento, 10 yıl aradan sonra Incompresa filmiyle yeniden kamera arkasında. Boşanma arefesindeki sanatçı ailesi tarafından ihmal edilen Aria adındaki dokuz yaşındaki kızın 1980’lerde yaşanan öyküsünde kuşkusuz Argento’nun kendi geçmişinden de izler var ama yönetmen bu kez kara mizahı eksik etmemiş. Sadece kedisinden teselli bulan Aria sevgisizlik ve yanlış anlaşılmanın sarsıntısıyla beklenmedik bir karar verecektir. Dünya prömiyerini Cannes’da yapan filmde Charlotte Gainsbourg de rol alıyor.

Güzel bir noel gecesi arifesi, bir yabancının beklenmedik trajik ölümü, iki aile ve olaylara dair üç farklı bakış açısı; kara film türündeki İnsan Sermayesi (Human Capital) aslında kapitalizmin açgözlülüğü ve insan hayatına biçilen değersizliğini öne çıkarıyor. Bu yıl İtalyan Oscarları sayılan Donetalla’da en iyi film de dahil yedi ödül kazanan ve gişe hasılatı kıran filmde İtalyan sinemasının iki önemli kadın oyuncusu Valeria Golina and Valeria Bruni Tedeschi de var. Stephen Amidon’un çok satan aynı adlı kitabından uyarlanan filmin ödüllü yönetmeni Paolo Virzi, bir cinayet gizeminden yola çıkarak ünlü Como gölünün yakınlarındaki bir grup insanın para takıntısını, kültürel ve sınıfsal açmazları şık ve rafine bir anlatımla kotarmış.

Afrika sinemasının en önemli sinemacılarından Abderrahman Sissako’nun bu yıl yarıştığı Cannes’da Ekümenik Jüri Ödülü’nü kazanan filmi Timbuktu, her türlü baskıya rağmen insanın varoluş güdüsünü öne çıkarıyor. Can alıcı konusuna rağmen şiddeti açıkça göstermeden ve hatta yasakların nasıl da absürde tekabül ettiğini gündelik detaylarla ve arada şiirsel dokunuşlarla gösteren film, muhtelif kadın portreleriyle de gayet cesur. Ülkesi Mali’nin kuzeyinde şeriat yasalarından dolayı futbol, müzik gibi gündelik keyiflerin dahi yasaklanmasıyla yaşanan sıkıntıları incelikli ve mizahi bir bakışla anlatan film, insana dair umudunu koruyor. Yönetmen, şeriat yasalarına göre taşlanan bir kadının haberinden yola çıkmış.

Cesaret (Difret), Afrika’da yaşanan bir başka insanlık trajedisini konu alıyor. Sundance ve Berlin’den seyirci ödüllü film, Etiyopya’da 1996 yılında ‘geleneklere uygun şekilde’ kaçırılarak evlendirilmek istenen 14 yaşındaki çocuk gelinin tecavüzcüsünü öldürmesi üzerine başlayan yargı sürecini anlatıyor. Bir kadın avukatın davayı üstlenerek ‘nefsi müdafaa’ savunmasıyla ölüm cezasından kurtardığı genç kızın yaşadıkları ülkedeki benzer trajedilerden sadece birisi. İlk filmiyle Zeresenay Berhane Mehari, memleketindeki gelenekler ve medeni yasalar arasındaki uçurumu da vurguluyor.

Beyaz Gölge (White Shadow) Afrika’dan inanması zor ama gerçek bir ‘insan avını’ anlatıyor. Venedik ve Sundance’ten ödüllü filmin yönetmeni Noaz Deshe, Tanzaya’da ‘büyücü doktorlar’ tarafından organları kullanıldığı için büyük paralar karşılığı resmen ‘avlanan’ albinoların trajedisini konu almış.

Çatışma her yerde… Suriye’deki iç savaşta yaşanan dehşeti en iyi anlatan belgesel olarak nitelenen Gümüşlü Su, Suriye’nin Otoportresi (Silvered Water, Syria Self-Portrait)’sinin iki yönetmeni Wiam Simav ve Ossama Mohammed’e göre aslında film ‘1001 Suriyeli tarafından çekildi’. Filme Suriyelilerin cep telefonlarıyla çektikleri görüntüleri de ekleyen sinemacılar, kuşatma altındaki Homs kentinden ürpertici anları olanca gerçekçiliğiyle aktardıkları kadar kişisel deneyimlerini de yansıtmışlar.

Sibel Kekilli’nin başrolde oynadığı Ayrılık‘la tanıdığımız Avusturyalı yönetmen Feo Aladağ, ikinci filmi İki Dünya Arasında (Zwischen Welten) ile Afganistan açmazına bakıyor. Çatışma ortasındaki bir Alman asker (Ronald Zehrfeld) ve çevirmen Afgan genci (Mohamad Mohsen) arasındaki dostluğu anlatan filmi olay mahallinde, Afganistan’da çekilmiş. Birbirine yabancı iki kültürün savaş âleminde buluşmasını anlatan film, farklılıklarımızdan ziyade insani açıdan benzerliklerimizle ilgileniyor, vicdan ve emirlerin birbiriyle çatışmasının altını çiziyor.

Cezayir asıllı ünlü Fransız yönetmen Rachid Bouchareb Düşmanın Yolu (La Voie de l’Ennemi) ile bu kez ABD-Meksika sınırında geçen bir öykü anlatıyor. Sınır kasabası şerifi Harvey Keitel, hapisten yeni çıkan ve Müslüman olup tövbe etmiş olan Forest Whitaker’a inanmadığı için onu yeniden cezaevine göndermeye uğraşıyor. Tatlı sert mizacıyla ona yardımcı olmaya çalışan şartlı tahliye memuru Brenda Blethyn’in çabası yeterli olacak mı? Bouchareb, 1973 tarihli aynı adlı Fransız orijinalinden serbestçe uyarladığı filmde usta oyunculara yer vermiş.

Bir İnsanı Öldürmek (To Kill a Man), ailesine sataşanlara karşı çaresiz kalan ve yasalarla dahi adalet sağlayamayan halim selim bir babanın çaresizliği üzerinden bir intikam öyküsü anlatıyor. Bu ilk filmiyle Sundance Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan Şili sinemasının genç yönetmenlerinden Alejandro Fernandez Almendras’dan çarpıcı bir suç ve ceza öyküsü.

Son dönem yükselişteki Yunan sinemasından çarpıcı bir örnek olan Stratos, kiralık bir katilin cinayetleri üzerinden ülkenin içinde debelendiği ekonomik kriz dönemindeki ruhsal ve ahlaki çöküşü anlatıyor. Yannis Economides, bu dördüncü filminde yine etkileyici bir atmosfer yaratmış. Başrolde ise Yunanistan’ın tanınmış oyuncularından Vangelis Mourikis var.

Çin’in kuzeyindeki küçük bir kasabada işlenen cinayetler, polis takibi, çatışmalar ve katilin peşinde yıllara uzanan bir sır. Polisiye türünün sağlam örneklerinden olan Diao Yinan’ın yönettiği Çin yapımı İnce Buz, Kara Kömür (Black Coal, Thin Ice), bu yıl Berlin’de hem büyük ödül Altın Ayı’yı kazandı hem de işinden atılan ama sonradan olaylara dahil olan polisi canlandıran başrol oyuncusu Liao Fan En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görüldü.

İlk filmi Marian ile öne çıkan Çek yönetmen Petr Vaclac, yeni filmi Çıkış (The Way Out)’da genç bir Roman kadınının gündelik hayattaki mücadelesini anlatıyor. Azınlıklara karşı toplumsal önyargılar ve kendi çevresindeki geleneksel bakış arasında sıkışan genç kadın rolündeki Klaudia Dudova, oyunculuğuyla övgüler topladı.

Farklı olana karşı önyargılar ve engellemelere karşı direnme çabası 25 yaşındaki Rus sinemacı Ivan I. Tverdovsky’in de derdi olarak Islah Sınıfı (Correction Class)’ta karşımıza çıkıyor. Bedensel engelli genç bir kızın evdeki eğitimden sonra hevesle başladığı okulda karşılaştığı sorunları anlatan film, Karlovy Vary Film Festivali’nin ‘Batının Doğusu’ yarışmasında En İyi Film Ödülü’nü aldı.

ÜÇ ÜLKE ÜÇ FİLM: AZERBAYCAN, KAZAKİSTAN, KIRGIZİSTAN

Azerbaycanlı genç yönetmen yönetmen Asif Rustamov, ilk filmi Nehirden Aşağı (Down the River) ile baba ve oğul arasındaki ebedi hesaplaşamama halini anlatıyor. Babası Ali’nin koçluk yaptığı kürek takımındaki bir gencin ilk aşkı ve babasına kendisini ispat etme çabaları yönetmenin incelikli, sessiz ve derin yaklaşımıyla evrensel bir anlatıma dönüşüyor.

Son yıllarda yükselişe geçen Kazakistan sinemasından bir örnek Mülk Sahipleri (The Owners). Ellerinde sadece başlarını sokacak bir evleri olan yoksulların, onu da kaybetmemek için giriştikleri bürokratik mücadelenin anlatıldığı filmin ilk gösterimi Cannes Film Festivali’nde yapıldı. Ödüllü Kazak yönetmen Adilkhan Yerzhanov’un bu üçüncü uzun metrajlı filminde, annelerinden miras kalan eve yerleşmek isterken otoritenin her tür engeline takılan kardeşlerin hikayesini anlatılıyor.

60’lı yıllar, yağmurlu bir gece ve telefon kulübesinin yanında müşteri bekleyen bir taksi; Kırgız yönetmen Ernest Abdyjaparov, müthiş bir siyah-beyaz estetiğiyle çektiği Taksi ve Telefon (Taxi and Telephone)’da dönemin Sovyetler Birliği etkisindeki atmosferi yaratsa da son kertede mizahi bir yaklaşımla aşk, sadakat ve dostluk gibi evrensel temalarla ilgileniyor. Kimi aldatan kocasından ya da ailesinden kaçmış veya iş seyahatine çıkmış yolcuların 60 rublelik taksi ücretini paylaşmak için fazladan müşteri beklediği gecenin ortak noktası birbirleriyle sohbet gayretleri ve sevdikleriyle yaptıkları telefon görüşmeleri olacaktır. Telefonun diğer ucundaki hayatları da dahil eden Kırgız filmi, Tacikistanlı yazar Ato Hamad’ın oyununda uyarlanmış.

KARA FİLMLERİN PARLAK ÇİFTİ: BACALL, BOGART

Hollywood’un efsane çifti Lauren Bacall ve Humprey Bogart’ın birlikte rol aldıkları üç sinema klasiği Adana Altın Koza Film Festivali’nde. Yakınlarda kaybettiğimiz ünlü Amerikalı kadın oyuncu Baccal’ı dünya vizyonuna çıkaran ilk filmi Sahip Olmak ya da Olmamak (To Have or Not to Have), kara film türünün en başarılı örneklerinden Büyük Uyku (The Big Sleep) ve ikilinin birlikte son filmi olan Key Largo festival seyircisiyle buluşuyor.

Lauren Bacall sadece güzelliğiyle değil, benzersiz zerafeti ve en çok da müdanasız tavırlarıyla 1940’lı yılların kadın imajını yeniden yarattı. İlk sinema filmi olan Sahip Olmak ya da Olmamak’taki (1944) ilk cümlesiyle (‘Kibriti olan var mı?’) işi bitirdiği söylenebilir. Boğuk çatallı sesi, şahane endamı ve çenesini hafif eğerek gözlerini karşısındakine kilitlediği meşhur ‘bakışı’yla zaten dert anlatmak için lafa bile fazla gerek duymamıştı. Yine de Humprey Bogart’ın 2. Dünya Savaşı döneminde Fransız direnişçilerine kerhen katılan bir Amerikalıyı canlandırdığı filmde Bogie’ye alaycı bir edayla söylediği meşhur cümleler sinema tarihine maloldu: “Nasıl ıslık çalacağını biliyorsun değil mi? İki dudağını biraraya getirip üflüyorsun”.

O dönem deneyimsiz bir oyuncu olan Bacall, meşhur ‘bakış’ının ortaya çıkışını ise “Heyecandan o kadar titrerdim ki başımı sabit tutmanın tek yolu çenemi göğsüme doğru indirip bakışlarımı Bogie’ye doğru kaldırmaktı” sözleriyle anlatmıştı. Hiç bozulmayan saçı, ince tasarım ürünü kıyafetleri ve illa ki bu bakışıyla Amerikan usülü cazibe stilini yarattı. Kasablanka’yla sert erkek imajına fedakar ve hisli adam özellikleri kazandırsa da bir dünya starı olarak Bogie’nin karşısına cazibe tanımayan bir kadın karakter koymak kuşkusuz yönetmen Howard Hawks’ın parlak fikriydi. Dönemin anlayışına göre gayet cesur bir karar veren Hawsk ‘En az Bogie kadar cüretkar bir kadın yaratmak istedim” demişti. Nitekim esprili, zeki, şahane güzellikteki bu kadın kimsenin karşısında ezilmiyordu. Ernest Heminway’in romanından serbest uyarlanan bu filmde ikilinin sinema perdesinden taşan kimyası sansasyon yarattı. Henüz 19 yaşında olan Bacall ile 44 yaşındaki Bogart gerçek hayatta da aşık oldular, evlendiler, iki çocukları oldu, politik çıkışlarda birarada oldular, aydınları ‘komünist’ yaftasıyla avlatan senatör McCarthy’ye karşı direndiler ve Bogie’nin kanserden ölümüne dek ayrılmadılar.

Hawks ikilinin beyazperdedeki bu eşsiz uyumunu Büyük Uyku (The Big Sleep) (1946) ile sürdürmeyi başardı. Ünlü yazar Raymond Chandler’ın kural tanımaz ve hafif serkeş özel dedektifi Philip Marlowe karakterindeki Bogart, zengin ve hasta müşterisinin şımarık kızı rolündeki Bacall’ın cazibesine dayanamayacaktı. Şarkı söyleyen, kumar oynayan ve gece klüplerinde pervasızca salınan Bacal ile onun çekiciliğine kapılmaktan kendini alamayan ‘ser erkek’ Bogart’ın arasındaki laf düelloları hala sinema tarihinin en baştan çıkarıcı sahneleri arasındadır. Kara roman ve kara film türü, eski polisiye anlayışını artık sarsmıştı bir kere. Savaş sonrası ABD’sinde seyirci artık adaletin sağlandığı ‘peri masallarına’ değil gerçekçi öykülere meylediyordu. Yozlaşmış kapitalist düzende mafya, polis ve politikacı sarmalına takılan ama pes etmeyen özel dedektifimizi anlatan “Büyük Uyku” türünün en iyileri arasına girdi.

İkilinin birlikte son filmi olan Key Largo (1948) da savaş sonrası kuşağın ruh halini yine kara film türünde resmediyordu. Savaşın acılarından sonra hayata ve sisteme inancını kaybeden alaycı ve umursamaz bir kuşağın yansımasıydı. Ölen asker arkadaşının dul karısı rolündeki Bacall’ı korumaya çalışan gazi karakterindeki Bogart, bir otel odasına tıkılıyor, mafyaya ve fırtınaya yakalanıyordu. Üstad yönetmen John Huston’ın kapalı mekanlarda yarattığı gerilim atmosferiyle de benzersiz bu film, ikilinin yüzleşme sahneleriyle zirve yapıyor.

Lauren Bacall’ın kariyeri kuşkusuz devasa. Bogie’siz şahane bir filmografisi, iki kez prestijli Tony ödülünü kazandığı tiyatro oyunları, Oscar’a adaylığı, Yaşam Boyu Onur Oscar’ı, sağlam politik duruşu, son yıllarına kadar köşesine çekilmeden sinemayı etkin biçimde sürdürmesiyle bir Hollywood efsanesi.

CHARLIE CHAPLIN: HİCİV DAHİSİ 125 YAŞINDA

Güç ve iktidar hırsının sakilliği üzerine şahane bir kara komedi olan Büyük Diktatör, sinema dehası Charlie Chaplin’in doğumunun 125. yılını kutlamak için festivalde yenilenmiş kopyasıyla gösterilecek. Irkçılığa, güç ve savaşa karşı duruşuyla tüm zamanların klasikleri arasına giren film, üstadın “Her döneme uymasıyla maalesef bir insanlık ayıbı ama umudum baki” sözlerine nazire güncelliğini kaybetmiyor.

“Umutsuzluğa düşmeyin! Üstümüze çöken bela, vahşi bir iştahın ve insanlığın gelişmesinden korkanların duydukları acıların bir sonucudur sadece. Diktatörler yok olup gidecek, halktan zorla aldıkları iktidar yine halkın eline geçecektir. ” Yoksul ama dürüst sıradan insanın sembolü Şarlo karakterinin yaratıcısı ve sinema dehası Charlie Chaplin’in Büyük Diktatör (1940) filminin sonundaki bu meşhur tiradı sinema tarihinin en bilinen konuşmalarından. Filmde diktatörün dünya biçimli balonla oynadığı sahne güç ve iktidar hırsının sakilliği üzerine şahane bir kara komedi olarak da hafızalarımızda.

Avrupa’daki Nazi ve Hitler iktidarının yükselişini eleştiren Chaplin, temelinde her türlü güç ve iktidarın ihtiraslı ellerde nasıl da yıkıcı olabileceğinin uyarısını yaptı. Kendisi de yıllar sonra ‘Her döneme uyması maalesef bir insanlık trajedisi ve ayıbı ama halk olarak mücadele umudum baki’ diyecekti. Diktatöre olan benzerliğini iktidarın baskı, yağma ve talanına karşı kullanan bir mahalle berberi (Chaplin) ve aşık olduğu kızın (Paulette Goddard) hayatta kalma mücadelesini anlatan film, ırkçılığa, güç ve savaşa karşı duruşuyla tüm zamanların klasikleri arasına girdi. Chaplin bu filmle komik ve iç ısıtan kıssadan hisse öykülerini daha da ileri taşıdı ve politik taşlamaya ‘yüksek sesle’ geçiş yaptı. Üstadın ilk sesli filmi olan “Büyük Diktatör”, yapıldığı dönemde ABD’nin henüz Almanya ile müttefik olması nedeniyle yarattığı sansasyonla da adeta filmin derdiyle örtüşür nitelikte. Demokrasi, insan hakları ve özgürlük bayrağı olan bu filme karşı muhafazakar çevreler onu komünist sempatizanı olarak yaftaladılar ve sonrasında Chaplin’in memleketi İngiltere’den ABD’ye dönüşünün yasaklanacağı sorunlu ve uzun sürecin de başlangıcı oldu.

İNSANLIĞIN TRAJİK HALLERİ: HER DAİM SHAKESPEARE!

Shakespeare 450 yaşında

Kan, kin, aşk ve intikam hezeyanları veya hayatın cilveleri ama ille de insan ruhunun karmaşık derinlikleri ve politik açmazlar! Tüm zamanların oyun yazarı ve şairi Shakespeare’in 450. doğum yılı vesilesiyle sinema tarihindeki üç önemli sinema uyarlaması festival seyircisiyle buluşuyor.

En ünlü trajedilerinden biri ve belki de en tartışılan karakterlerinden biri olan Hamlet’in sayısız sinema uyarlamaları arasında Laurence Oliver’in yönettiği ve başrolde oynadığı 1948 yapımı siyah-beyaz filmin yeri ayrı. “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!”; Hamlet’in ünlü varoluş manifestosunu özetleyen bu cümleleri Shakespeare’in şiirsel dizelerine uygun ritim ve manayla telaffuz eden benzersiz yetenek Olivier’den dinlemek ve izlemek bir ayrıcalık. Hamlet’in felaketi kararsız bir aydın olarak eyleme geçememesinden kaynaklı. Olmak, annesiyle evlenen ve babasını öldürdüğünden şüphelendiği amcasından intikam almak mıdır? O halde ‘olmamak’ da duruma müdahale etmemektir. Kararsızlığı nedeniyle ölümcül sona sürüklenen Hamlet’in aksine bir başka üstat yönetmen ve oyuncu Orson Welles’in başyapıtı Othello’ya (1952) adını veren karakterimiz trajik sona fazla düşünmeden verdiği kararla sürüklenir. Shakespeare’in her döneme uyarlanabilen trajedilerinin gösterişli ve yaratıcı örneği olarak Romeo ve Juliet’in (1996) Baz Luhrmann versiyonu var. Kan davası olan iki ailenin birbirlerine aşık olan çocuklarının bu ünlü hikayesini günümüz Los Angeles’ına taşıyan filmde Leonardo di Caprio ve Claire Danes performanslarıyla şahane, filmin soundtrack’i de benzersiz!

TUNCEL KURTİZ ANISINA

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Tuncel Kurtiz’in anısına, Türkiye’de gösterilmesini çok arzu ettiği Korkunun Karanlık Gölgesi (Dunkle Schatten der Angst) (1992) yıllar sonra Altın Koza vesilesiyle seyirciyle buluşacak. Kurtiz’in yanısıra Nur Sürer, Anette Uhlen, Aykut Kayacık gibi oyuncuların da yer aldığı film, Berlin’e gelerek Almanya’ya iltica etmek isteyen ama hiç konuşmadığı için memleketi, dili veya derdiyle ilgili ipucu vermeyen bir kadın aracılığıyla Türkiye’nin yakın tarihinden travmaları ortaya çıkarıyor. Alman otoritelerinin baskısına rağmen olayın gizemini çözmeye kararlı bir doktor, kadının sessizliğinde saklı sırları yani işkenceye uzanan politik baskıların yarattığı dehşeti anlayacaktır. Alman yönetmen ve oyuncu Konstantin Schmidtz, aslında yabancımız değil. 1991 yılında Oscarlı Umuda Yolculuk‘ta oyunculuk yapmış ve aynı yıl yine Tuncel Kurtiz ile çalıştığı Seni Seviyorum Almanya / Ich liebe Deutschland‘u yönetmişti.

GÜNDEM BELİRLEYEN BELGESELLER ADANA’DA
(veya) 13 belgeselle devr-i alem

15-21 Eylül’de gerçekleşecek 21. Adana Altın Koza Film Festivali, belgesellerle dünyanın gündemini izlemeye devam ediyor. Uluslararası festivallerde başarı kazanmış, gezegenin nabzını tutan belgeseller bu sene de festivalde baş köşede… Festival programının bu yıl daha da genişleyen Dünya Belgeselleri: Gerçeğin Çölü başlıklı bölümünde 13 belgesel yer alıyor. İçinde yaşadığımız gerçekliklere ayna tutan bu filmler, seyirciyi Abazya’dan Meksika’ya, Suriye’den Finlandiya’ya, Macaristan köylerinden İsviçre dağlarına, Gazze’den Tahran’a uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Seçkide öne çıkan belgesellerden üçü ise Türkiye’ye dair.

Almanya’da yaşayan Cem Kaya’nın, dünya prömiyeri bir kaç hafta Locarno Film Festivali’nde gerçekleşen Motör (Remake Remix Rip-off) adlı filminin Türkiye’deki ilk gösterimi Adana’da yapılacak. ‘Kopya Kültürü ve Popüler Türk Sineması’nı incelemek üzere Yeşilçam’ın en üretken yıllarını ele alan bu hem eğlenceli hem de araştırmacı belgesel, önümüzdeki aylarda çok konuşulacak!

Bu yıl Türkiye’den çıkan en başarılı belgesellerden Tepecik Hayal Okulu ise 2009’da genç yaşta kaybettiğimiz Ahmet Uluçay’ın hastalıkla son günlerine ve gerçekleşememiş hayallerine odaklanıyor. Güliz Sağlam’ın etkileyici belgeseli geçtiğimiz aylarda Documentarist’te FIPRESCI Ödülü kazanmıştı.

Bu yılki Gerçeğin Çölü bölümünün bir başka odak noktasını Suriye ve Filistin meselesi oluşturuyor. Filistin sinemasının köşe taşları arasında yer alan Michel Khleifi’nin de ilk filmi 1980 tarihli Bereketli Hafıza adlı belgesel özel bir gösterimle Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşacak. Gazze’de kuşatma altındaki yaşamı kavuşamayan aileler üzerinden ele alan Gazze Arıyor yönetmeni Nahed Awwad’ın katılımıyla sunulacak.

Geçen yıl ülkesinden kaçarak Türkiye’ye geçen Suriyeli yazar Yassin Al Haj Saleh’in bu zorlu yolculuğunu takip eden Bizim Korkunç Ülkemiz, FID Marseille’de En İyi Belgesel ödülü kazanmıştı. Film yönetmenin ve hayatının 16 yılını hapiste geçirmiş olan ana karakterinin katılımıyla gösterilecek.

Adana’da seyirciyle buluşacak diğer belgeseller arasında, arılarını İsviçre dağlarında gezdiren Kürt bir arıcının sımsıcak öyküsünü anlatan Arıcı, Arjantin’den Finlandiya’ya uzanan bir ‘tango’ hikayesinin anlatıldığı Yaz Gecesi Tangosu, Macaristan’da cinsel hayatlarını açık yüreklilikle anlatan sevimli yaşlıların öyküsü Aşk Irmağı, İran’dan bir grup kadın belgeselcinin kamerayı kendilerine çevirerek günümüz İran’ına dair önemli resimler yakaladığı Meslek: Belgeselci, unutulmuşluğa terk edilmiş yerli bir sanatçıyı takip ederek Meksika yerlilerinin doğayla uyumlu yaşamına tanıklık eden Dağın Yankısı sayılabilir.

Adana Altın Koza Film Festivali, bir kez daha seyircisini belgesellerle devr-i alem yapmaya davet ediyor!

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.