14 Eylül 2013

17-23 Eylül 2012 tarihleri arasında düzenlenen 19. Altın Koza Film Festivali, dünya sinemasının en seçkin örneklerini seyirciyle buluşturdu. Bu filmlerden en çok ilgil göreni Michael Haneke’nin, Cannes Film Festivali’nde büyük ödül, Altın Palmiye’yi kazanan filmi Aşk (Amour). Jean-Louis Trintignant, Emmanuelle Riva ve Isabelle Huppert’in önemli rollerini paylaştığı film, yıllarını birlikte geçirmiş yaşlı bir çiftin dokunaklı hikâyesini anlatıyor.

İranlı üstad Abbas Kiarostami ikinci kez ülkesi dışında, bu kez Japonya’da çektiği yeni filmi Sevmek Gibi (Like Someone in Love) Türkiye’de ilk kez Adana’da izleyiciyle buluşacak. Eskortluk yapan öğrenci bir genç kız, sevgilisi ve yaşlı bir adam üçgeninde gelişen filmde toplumsal değerler ve roller gibi üstadın bildik temalarını yakalayacaksınız.

Fatih Akın ise bu kez baba memleketi olan Trabzon’un Çamburnu ilçesine gidiyor ve bölgedeki çevre felaketini Cennetteki Çöplük (Polluting Paradise) ile belgeliyor. Beş yıllık süreçte toplanmış görüntülerden oluşan belgeselde, bu güzelim Karadeniz beldesinin çöp arıtma tesisi yüzünden kirletilmesine içiniz acıyacak ve kokusundan geçilmeyen çöp yığınının etrafına duvar yaparak çözüm (!) arayan zihniyetin absürtlüğüne şaşıracaksınız.

Şehir dışına, Avusturya’nın yeşil dağlık bölgesinde bir köy evine tatile giden genç kadın, kendisini gerçekten de görünmez duvarlar arasında, vahşi doğada yapayalnız bulacaktır. Julian Roman Pölsler’in yönettiği Duvar (The Wall) Marlen Haushofer’in kült mertebesine ulaşan psikolojik gerilim romanından uyarlama.

Birisinin acı çığlığını duyduğunuzda ne yaparsınız? Belçika’nın özgün sinemacılarından Lucas Belvaux, 38 Şahit’te (38 Witnesses) insaniyetin başlangıcı kadar eski bu soruyu 1964 yılında ABD’de yaşanmış bir olaydan da esinlenerek kendi üslubuyla anlatıyor. Fransa’nın Le Havre kentinin orta sınıf bir mahallesinde gece çığlıklar duyan mahalle halkı yardıma koşacak, en azından polis aranacak mıdır?

Bu yıl Cannes Film Festivali, Eleştirmenlerin Haftası açılış filmi olan Rufus Norris imzalı Koşulsuz Sevgi (Broken), komşular arasında gelişen olaylar sonucu ortaya çıkan şiddetin insanların hayatını nasıl değiştirdiğini anlatıyor.

Sundance Film Festivali’nde gösterilen Aşkın Sonu (The End of Love), eşi aniden ölünce iki yaşındaki oğluna hem annelik hem babalık yapmak zorunda kalan genç bir adamın hikayesi. Filmin yönetmeni Mark Webber, aslında bir oyuncu ve senaryoyu kendi hayatından esinlenerek yazmış ve küçük oğluyla beraber oynamış.

Lina ve Miguel hayatlarını çöp toplayarak kazanan ve çöplüğün hemen yanındaki gecekondularında yaşam mücadelesi veren fakir bir çifttir. Lina ilerlemiş yaşına karşın çocuk sahibi olmak istemektedir. Duaları kabul olur ve bir gün hamile olduğunu öğrenir. Ancak doğumdan sonra, öykü gerçeküstü bir boyut kazanacaktır. Toronto Film Festivali’nde gösterilen Filipinler yapımı, Bir Balık Masalı’nın (Fable of the Fish) yönetmeni Adolfo Borinaga Alix, Jr.

Berlin Film Festivali’nde En İyi İlk Film ödülünü kazanan, Hollandalı yönetmen Boudewijn Koole imzalı Kauwboy, babasıyla birlikte yaşayan 10 yaşındaki Jojo’nun öyküsünü anlatıyor. Jojo bulduğu kargayı, babasının karşı çıkmasına rağmen gizlice beslemeye başlıyor ancak gerçek ortaya çıkınca evden kaçıyor.

Başkanlık seçimlerinden bir gün önce Austerlitz Garı’nda patlayan bomba 20 kişinin ölümüne neden olur. Hükümet islamcı grupları suçlarken bir bilgisayar korsanı bulduğu görüntülerle şüpheleri başka yöne çeker. Cedric Jimenez’in yönettiği Paris Gözaltında (Paris Under Watch) güvenlik kameralarını kullanarak gerçeğin birçok boyutu olabileceğini gösteriyor.

Finlandiya 2. Dünya Savaşı sırasında cephede ölen askerleri gömülmek üzere geri gönderen tek ülkeydi. Sakari Kirjavainen’in yönettiği Sessizlik (Silence) savaşa çok farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. 1944 yılında Finlandiya-Rusya cephesinde, ölü askerlerin toplanıp evlerine geri gönderilmek üzere hazırlandığı bir merkezde çalışanlar, cesetlerin birbirleriyle fısıldaştıklarına tanık oluyorlar.

Gerçek bir olaydan yola çıkan, Nic Balthazar imzalı Hayatımın Kararı (Time of My Life), Belçika’da ötenazinin yasalaşmasına neden olan olaylar zinciri üzerine kurulu. Gençliklerinden beri birlikte olan dört arkadaştan Mario’ya MS teşhisi konulması hepsinin hayatını alt üst ediyor. Başarılı bir politikacı olma yolundaki Mario, ülkesinde ötenazinin yasalaşması için bir mücadeleye başlıyor.

Andres Wood’un yönettiği, Violeta Cennete Gitti (Violeta Went to Heaven), Latin Amerikan folk müziğinin annesi olarak tanınan, Şilili şarkıcı ve söz yazarı Violeta Parra’nın yaşam öyküsünü anlatıyor. Sefalet içinde geçen bir çocukluğun ardından uluslararası üne sahip bir popüler kültür ikonuna dönüşen Parra’nın sıra dışı hayatı beyaz perdeye taşınıyor. Şili’nin, Yabancı dilde Oscar adayı olan Violeta Cennete Gitti, Sundance’da En İyi Film seçilerek Jüri Büyük Ödülünü almıştı.

Yunanlı yönetmen Angelos Abazoglou’nun Mustafa’nın Tatlı Rüyaları (Mustafa’s Sweet Dreams) Gaziantep’te baklavacı çırağı olarak çalıştıktan sonra hayallerinin peşinde İstanbul’a gelen Mustafa’nın bu metropolde yaşadıklarını anlatıyor.

Brooklyn camisinin imamının 11 yaşındaki oğlu Davut, bir rastlantı sonucu Yahudi bir ailenin oğlu olan Yoav ile arkadaş olur. Yoav ve ailesi Davut’un yahudi olduğunu sanmakta ve ona David diye hitap etmektedirler. İkisi de dindar ailelerden gelen bu çocuklar arasındaki ilişki hoşgörü ve açık fikirlilik konusunda bir ders niteliğinde. Montreal Film Festivali’nde Kiliseler Birliği Ödülünü alan David, Joel Fendelman’ın ilk uzun metrajlı filmi.

Bu yıl Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’nın sahibi İtalyan Taviani biraderlerin Sezar Ölmeli (Caesar Must Die) filmi oldu. 83 yaşındaki Vittorio ve 81 yaşındaki Paolo Taviani, festivalin ‘en heyecanlı’ sinemacılarıydı aynı zamanda. Film hapishanede bir Shakespeare oyununu sahneleyen gerçek mahkûmları, ‘sahne gerisinde’ yaşadıklarıyla birlikte yarı kurmaca bir üslupla anlatıyor.

Festivalin konukları arasında yer alacak Rodrigo Pla’nın; Uruguay, Meksika, Fransa ortak yapımı filmi Gecikme (Delay), modern toplumun en büyük sorunlarından biri olan, yaşlı aile fertlerinin bakımı konusunu masaya yatırıyor ve izleyiciyi vicdanıyla baş başa bırakıyor. Geçimini zor sağlayan üç çocuk annesi Maria’nın hayatı, babasının yavaş yavaş bunamasıyla çok daha zorlaşıyor ve Maria beklenmedik bir karar alıyor.

Japon sinemacı Hirokazu Kore-Eda, terkedilmiş, kolu kanadı kırık çocukların, genç ruhların bir şekilde hayata tutunma becerisi üzerine incelikli filmleriyle tanınır. Bir Dilek Tuttum’da (I Wish) de anne ve babası boşandığı için kardeşinden ayrı düşen 12 yaşındaki bir erkek çocuğunun aile özlemini ve mucize beklentisini anlatıyor.

REKİN TEKSOY’UN ANISINA: “Senso”

Bu yıl kaybettiğimiz değerli sinema insanı Rekin Teksoy’un anısına Luciano Visconti’nin 1954 yapımı Senso adlı filminin restore edilmiş kopyası gösterilecek. İtalyan kültürü ve sinemasına özel ilgisi olan Rekin Teksoy’un en çok sevdiği filmlerden biri olan ve ülkemizde “Günahkar Gönüller” adıyla gösterilen Senso, Venedik Film Festivali’nde gösterildikten sonra sansürün gazabına uğramış; ancak bazı sahneleri kesildikten sonra gösterime çıkabilmişti.

SESSİZ FİLMLER, ÇINLAYAN KAHKAHALAR

Sinemanın öncüsü üstadları, seyirciyle buluşturmayı hedefleyen bu bölüm, bir nostalji değil yeniden keşif niteliğinde. Bölüm kapsamında Charlie Chaplin’in hayat verdiği Şarlo’yu, yine Chaplin’in yazdığı ve yönettiği hikayelerde izleyeceğiz. Kırık bir aşk hikayesinin arka planında, sınıfsal sorunların anlatıldığı Şehir Işıkları (City Lights), insanoğlunun evrensel tutkularının yol açtığı kaos ve çatışmanın gözler önüne serildiği Altına Hücum (Gold Rush), savaşın anlamsızlığından dem vurulan Şarlo Askerde (Shoulder Arms), Şarlo’nun aşık olduğu kızı zengin adama kaptırmama çabasını izleyebileceğimiz Şarlo Kırlarda (Sunnyside) ve sevimli bir köpekle dayanışmasını görebileceğimiz Köpek Hayatı (A Dog’s Life) bölüm kapsamında izleyiciyle buluştu.

İşin ‘fantastik’ tarafını bahane ederek şahane alaycılıkta bir toplumsal eleştiri yapan Fransız yönetmen René Clair’in Paris Uyurken (Paris qui dort) adlı başyapıtı da yine kaçırılmaması gereken filmlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Sessiz sinemada Buster Keaton’ın yeri ayrıdır. Bu bölümde izleyeceğimiz İstimbot Bill, Jr (Steamboat Bill, Jr) filminde Keaton denizci babasının gözüne girmeye çabalarken ortalığı kırıp geçirdi.

Harold Llyod’un Filmlerini Torunu Sundu

Bölümde, Chaplin’in incelikli duygusallığı ve Keaton’ın teknik ustalığının birleşimi olarak nitelendirebileceğimiz Harold Lloyd da unutulmamış. Llyod’un yanlışlıklar komedyasının bir kurbanı olarak kerhen tırmandığı saat kulesiyle sinema tarihinin en bilinen sahnelerinden birine imza attığı filmi En Sonra Güven (Safety Last), üniversiteye başlayan hevesli gencin beklenmedik rekabet ortamında yalpalamasını izleyebileceğimiz Lui Kolejde (The Freshman), 1919 tarihli Babana Sor (Ask Father) ile sevdiği kıza kavuşmak için çeşitli fedakarlıklar yaptığı Sayın Billy Blazes (Billy Blazes, Esq.), 19. Altın Koza Film Festivali kapsamında gösterildi. Filmleri, Harold Lloyd’un torunu Suzanne Llyod’un sundu.

YÖNETMEN ÇİFTE, ÇİFTE TOPLU GÖSTERİM
AYSUN BADEMSOY VE CHRİSTİAN PETZOLD ALTIN KOZA’DA

Günümüz Alman sinemasının önde gelen yönetmen çifti Aysun Bademsoy ve Christian Petzold’un “Bir Arada ve Bağımsız” başlığı altındaki toplu gösterileri ilk kez Adana’da gerçekleştirildi. Goethe Enstitüsü’nün işbirliğiyle gerçekleştirilen program kapsamında Aysun Bademsoy, filmlerini sunmak için Adana’ya geldi.

Doksanlı yılların ortasından bu yana istikrarlı biçimde, bir arada ve bağımsız olarak film üreten Bademsoy – Petzold çifti artık kariyerlerinde olgunluğa erişti. Birleşme sonrası Almanya’yı en iyi anlatan yönetmen olarak tanımlanan ve Berlin Okulu’nun en önemli temsilcilerinden biri olarak görülen Christian Petzold, daha önce iki kez yarıştığı Berlin Film Festivali’nde bu yıl Barbara adlı filmiyle En İyi Yönetmen Gümüş Ayı ödülü kazandı. Türk – Alman toplumunun iki kimlikli / iki kültürlü yaşama deneyimine ayna tutan belgeselleriyle tanınan Aysun Bademsoy bu yıl yaptığı Namus (Ehre) ile filme adını veren kavramın kültürel yansımalarını, benzerliklerini ve barındırdığı çelişkileri irdeleyerek dikkat çekti.

Altın Koza programında Barbara ve Namus‘un yanı sıra yönetmenlerin kariyerlerine damgasını vuran filmleri yer alıyor. Petzold’un filmografisinden İçinde Bulunduğum Durum (Die Innere Sicherheit), Hayaletler (Gespenster), Yella ve Jerichow; Aysun Bademsoy’un filmografisinden Düğün Fabrikası (Die Hochzeitsfabrik), Kentin Sınırlarında (Am Rand des Stadte) ve Yaşam Sırası Bende (Ich Gehe Jetz Rein) gösterildi.

Bademsoy yönetmen olarak imza attığı belgesellerde Almancıları ve hayallerini, Petzold ise Almanları ve hayaletleri anlatır. Her ikisi de filmleriyle bugünkü Almanya gerçeğini temsil eden mozaiğin parçalarını döşer. Bademsoy aileler ve arkadaş gruplarına, mikro ölçekte toplumlara kamerasını yöneltir, onların sözcüsü olurken Petzold, kuşku ve güvensizlik içinde hayattaki yerlerini ve yuvalarını arayan bireylere odaklanır. Ünlü sinemacı Harun Farocki’nin bazen yapımcı bazen senarist olarak parmağı bulunan, düşünsel ve teknik bir ortaklığın ürünüdür filmleri.

ÇOCUKLAR İÇİN

Le Point dergisinin “yılın en yaratıcı ve şiirsel filmlerinden biri” olarak nitelediği Mutluluğa Boya Beni (Le Tableau) çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çekecek bir canlandırma.