3 Ekim 2013

16-22 Eylül 2013 tarihleri arasında gerçekleştirilen 20. Adana Altın Koza Film Festivali’nin uluslararası bölümünde, Cannes, Berlin gibi festivallerden ödüllerle döndükten sonra Türkiye’de ilk kez izleyici ile buluşan filmler yer aldı.

Festivalde her yıl olduğu gibi Dünya Sineması ve Gerçeğin Çölü bölümlerinin yanı sıra bu yıl Brezilya Sineması Özel Gösterimi ve İskandinav kara komedilerinin yer alacağı Kuzey Işıkları adlı bir seçki sunuldu.

Türkiye Prömiyerleri

Dünya Sineması bölümünde Berlin Film Festivali’nde büyük beğeni toplayan ve En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülen, Sebastian Lelio imzalı Gloria gösterildi. Son yıllarda büyük bir çıkış yakalayan ve uluslararası festivallerin gözdesi durumuna gelen Şili sinemasının bu son örneğinde 58 yaşında bir kadının sosyal hayattan çekilmeyi ve yalnızlığı reddederek aşkı araması anlatılıyor.

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan filmler arasında yer alan, Amerikan bağımsız sinemasının önemli isimlerinden Jim Jarmush’un yönettiği Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive), yüzyıllardır birbirine aşık iki vampirin aynı zamanda dünya tarihine tanıklık eden ilişkilerinin, Jarmush severlerin bildiği, yönetmenin kendine özgü mizah anlayışıyla anlatımı. Tilda Swinton’ın muhteşem oyunculuğunu bir de vampir olarak izlemek isteyenler kaçırmamalı.

Bir Ayrılık adlı filmiyle büyük ses getiren Ashgar Farhadi’nin yönettiği Geçmiş (The Past) bu yıl Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ve Kiliseler Birliği ödüllerini kazandı. Film Fransa’daki eşinden boşanmak üzere İran’dan gelen bir adamın karmaşık bir ilişki ağının içine düşüşünü anlatıyor.

Japonya’dan aile kurumuna bambaşka bir bakış açısı getiren Benim Babam Benim Oğlum (Like Father Like Son), bu yıl Altın Palmiye için yarışmış olan filmlerden. Cannes’da Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen filmde, hastanede çocuklarının karışmış olduğu ortaya çıkan iki ailenin girdiği açmaz anlatılıyor.

Filmleriyle ses getiren Meksika’lı Amat Escalante’ye Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü getiren Heli, festivaldeki ilk gösteriminde içerdiği şiddet sahneleri nedeniyle izleyenleri ikiye bölmüştü. Filmde uyuşturucu ticaretinin ortasında kalan masum küçük bir kız, sevdiği genç adam ve kendilerini bulundukları suç ortamından uzak tutmaya çalışan ailesinin hikâyesi anlatılıyor.

Janos Szasz’ın yönettiği Macaristan yapımı Not Defteri (Le Grand Cahier) savaş üzerine son derece ilginç bir inceleme. Filmde insanların birbirini öldürmesinin suç olmadığı bir dönem olarak betimlenebilecek savaşın 13 yaşındaki ikiz kardeşler üzerindeki etkisi anlatılıyor. Savaş sırasında açlıktan ölmemeleri için büyükannelerine teslim edilen ikizler, bu zor dönemde hayatta kalabilmek için kendilerine göre yöntemler geliştiriyorlar. Oldukça sert bir söyleme sahip olan film, geçtiğimiz Karlovy Vary Film Festivali’nde büyük ödül Kristal Küre’yi aldı.

Regis Roinsard imzalı Popüler (Populaire), 1950’lerin sonunda geçen bir Fransız komedisi. Ülkesinde gösterime girdiğinde büyük gişe başarısı elde eden filmde, yeni bir sekreter arayışında olan genç iş adamının, işe aldığı sekreterlik konusunda beceriksiz ancak hızlı daktilo yazma yeteneği olan genç kadınla macerası anlatılıyor.

Tanınmış yönetmen Hany Abu-Assad’ın son filmi Memleket (Homeland), Filistin’den bölgenin bitmeyen sorunlarını anlatan çarpıcı bir eser. Filmin geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış Bölümü’nde Jüri Özel Ödülü’ne değer bulunduğunu hatırlatmakta fayda var.

Cannes’da Eleştirmenler Haftası İzleyici Ödülünü kazanan, RiteshBatra’nın yönettiği Sefer Tası (The Lunchbox), Mumbai’de günde dört milyon kişiye dağıtılan öğle yemekleriyle ilgili bir film. Dört Milyon yemekten sadece birinin yanlış kişiye kişiye gitmesi Harvard Üniversitesi tarafından araştırma konusu olurken, bu yanlış teslimat bir ev kadınıyla mutsuz bir adamın tanışmalarına neden oluyor.

Kuzey Işıkları

Kuzey cenahının soğuk ve sisli havasından kahkahalarla güldüren, iç ısıtan, kayıtsızlığı dağıtan, yürek burkan filmler!

İskandinavya sinemasının en önemli ve seçkin örnekleriyle hazırlanan Kuzey Işıkları başlıklı bu bölümde Finlandiyalı üstad Aki Kaurismaki’den genç İzlandalı Dagur Kari’ye, beş ülkeden sekiz sinemacının son yıllara damgasını vuran filmleri var.

Aki Kaurismaki, Kuzey sertliği ve yalnızlığını kara mizahla hepimizin ortak olduğu birer insanlık komedyasına dönüştüren bir usta olarak, tüm zamanların en trajik kahramanlarından Hamlet’i büyük bir şirkette dönen entrikaların ortasına atıvermiş. Hamlet İş Dünyasında (Hamlet Goes Business, 1987), para ve güç zaafının bizi insanlıktan çıkardığı halleri tiye alıyor.

Finlandiya’dan İstanbul’a bir yol, bu yolda da zombi misali gezinen bezgin bekir bir bas gitarist var. Kaurismaki biraderlerin büyüğü Maki Kaurismaki imzalı Zombi ve Hayalet Tren (Zombie Ja Kummitusjana, 1991), sisteme uyum sağlamaya gönülsüz bir genç adamın yaşadığı absürd ve komik hallerin filmi.

Dogma akımının öncüsü, yaratıcı takıntılarıyla ünlü Danimarkalı Lars von Trier’in ‘küçük’ ama iddialı filmi Emret Patronum (Direktorenfordet Hele), çalışan ve patron arasındaki oyuncaklı durumları anlatıyor.

Ne yediğiniz yemeğin, ne de aşık olmanın keyfine varabildiğiniz hissiz bir ortam. Norveçli Jens Lien, dünya festivallerinde baştacı edilen Uyumsuz Adam (The Bothersome Man)’de bu duruma uyanan sıradan bir adamın başına neler gelebileceğini incelikli bir mizahla tasarlamış.

Mutfak Hikayeleri (Salmerfrakjokkenet, 2003) adlı film ‘mutfak nasıl işlevsel olmalı’ gibi ‘akılcı’ bir sorudan yola çıkıp hassas insan ruhuna ulaşıyor. Memleketinde çektiği Yumurtalar ve ABD yapımı Factotum’la ünü yayılan Norveçli yönetmen Bent Hamer’den müthiş bir yalnızlık ve dostluk filmi.

Müzikal bir polisiye komedi, gürültülü bir isyan; Yaşamın Ritmi (Sound of Noise), kenti orkestra, gündelik eşyaları da birer enstrüman gibi kullanarak seslerini yükselten müzisyenleri yakalamaya çalışan, müzik düşmanı bir polisin öyküsünü dahice buluşlarla anlatıyor. İsveçli yönetmenler Ola Simonsson ve Johannes Nilsson, günlük hayatın ritmine ve seslerine karşı duyarsızlaştığımızı neşeyle yüzümüze vuruyorlar.

Bol ödüllü Buzdan Hayaller (Noi Albinoi)‘nin yönetmeni İzlandalı Dagur Kari, Tutunamayanlar (Voksnemennesker, 2005) ile yine genç ve ayrıksı olmak üzerine müthiş incelikte gözlemler yapmış. Bir nevi 60’lar sineması ve ruhuna saygı duruşu.

Felaketin eşiğinde bir dünya ve insanlığın durumuna dair keskin bir taşlama! 70’li yılların İsveç sinemasında çıkış yapan Roy Andersson’ın yönettiği İkinci Kattan Şarkılar (Sanger fran andra vaningen), 45 kısa öykücükten oluşan çarpıcı bir film. Film, 2000 yılının Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü paylaşmıştı.

Brezilya Sineması

20. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali isyandaki Brezilya’yı anlamak için sinemasına bakıyor. “Karnaval Yok, Futbol Yok” başlıklı seçkide usta yönetmen Glauber Rocha’nın ünlü üçlemesi ve yeni yapımlar yer alıyor.

Dünyanın yüzölçümü bakımından en büyük, kültürel açıdan en zengin ülkelerinden Brezilya, geçtiğimiz Haziran ayında başlayan halk ayaklanması ile yeniden şekilleniyor. 20. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali kapsamındaki “Karnaval Yok, Futbol Yok” başlıklı bölüm ülkenin tarihinde hiç eksik olmayan toplumsal çalkantılara sinemasıyla ayna tutuyor. Brezilya ile özdeşleştirilen Rio Karnavalı’nın çılgın eğlencelerinin ve futboldaki üstün başarısının ötesine geçerek politik profilini çizmek için klasik ve çağdaş sinemasından örnekler sunuyor.

Brezilya sineması deyince ilk akla gelen isim olan Glauber Rocha’nın filmleri bu ülkenin toplumsal yapısını ve siyasi tarihini anlamak için en önemli referanslardan biri. Cinema Novo akımını başlatan Rocha’nın “Açlığın Estetiği” diye tanımladığı üslubuyla çektiği ünlü üçlemesinin tamamı Türkiye’de ilk kez Adana’da sinemaseverlerle buluşacak. Sinema tarihine geçen bu üçleme Tanrı ve Şeytan Güneşin Ülkesinde (Deus e o Diabona Terra do Sol), Kızgın Toprak (Terra em Transe) ve Kötülüğün Ejderi Savaşçı Azize Karşı (Antoniodas Mortes) filmlerinden oluşur.

Brezilya sinemasında hem politik duruşuyla hem yaptığı belgesellerle 1964 askeri darbesini sorgulayarak haklı bir ün kazanan Lucia Murat’ın Moskova Film Festivali’nde FIPRESCI Ödülü kazanan yeni filmi Bana Anlatılan Anılar da Adana programına dahil oldu. Ünlü aktör Franco Nero’nun başrolü üstlendiği film, darbeye direnmiş bir grup arkadaşın geçmişleriyle yüzleşmelerini anlatıyor.

Programdaki bir diğer film de kısa filmleriyle başarı kazanan Kleber Mendonça Filho’nun beklenen uzun metrajlı filmi Komşu Sesler (O Som a o Redor). Recife kentinin bir zengin mahallesindeki oturanların güvenlik sorunları ve korkuları üzerinden Brezilya’nın sosyoekonomik yapısına değinen film birçok önemli festivale seçildi ve toplam 12 ödül kazandı.