2 Eylül 2011

M17 – 25 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilen Adana Altın Koza Film Festivali’nde dünyanın dört bir yanından filmler gösterildi.

Altın Koza bu yıl da dopdolu bir programla seyirci karşısına çıktı. Festivalin Ulusal ve Uluslararası Yarışmaları’nın yanı sıra uluslararası sinemanın son örneklerinin gösterileceği, Dünya Sineması, Benim Asyalıyım Ben Afrikalıyım, Fipresci: Arap Yönetmenler ve Dünya Belgeselleri adlı bölümlerini yine Ankara Sinema Derneği hazırladı.

WOODY ALLEN’IN SON FİLMİ İLK KEZ ALTIN KOZA’DA

Her filminde bir başka sürprizle izleyici karşısına çıkan yönetmen Woody Allen’ın, bu yılın Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nin açılışını yapan son filmi Paris’te Gece Yarısı (Midnight in Paris)’in Türkiye’de ilk gösterimi Adana’da yapıldı. Son dönemde, New York’tan çıkıp Avrupa’da kent kent gezen Allen, kendine bu kez Paris’i mekan olarak seçmiş ve ortaya keyifli bir romantik komedi çıkmış. Filmde nişanlısı ve nişanlısının ailesi ile Paris’e gelen genç bir Amerikalı, her gece yarısında gizemli bir şekilde 1920’lerin Paris’ine yolculuklar yapıyor ve Dali, Picasso, Bunuel gibi isimlerle karşılaşıyor.

Türkiyeli işçilerin Almanya’ya ilk gidiş yılı olan 1964’te başlayıp günümüze kadar gelen göçmen bir ailenin biraz buruk ama çokça keyifli hikayesi Almanya’ya Hoşgeldiniz (Almanya) bu yıl Berlin Film Festivali’nde gösterildikten sonra Türkiye’de ilk kez Adana’da izleyici ile buluşacak. Yönetmeni Yasemin Şamdereli ve senaryoyu birlikte yazdıkları kardeşi Nesrin Şamdereli’nin anılarından yola çıkarak beyazperdeye taşınan film Almanya’da da oldukça iyi tepkiler aldı.

Almanya’da yılın en iyi filmleri arasında gösterilen Jan Schomburg’un Üstümüzde Gök Kubbe (Above Us Only Sky) daha ilk dakikalarında izleyici ters köşeye yatırıyor. Hayatta en yakınımızda duranların bile akla hayale gelmeyecek yalanlarla yaşamımızı alt üst etmesinin an meselesi olduğunu bir kez daha bu filmle hatırlıyoruz. Berlin’de Europa Cinemas Label ödülü alan film, yönetmenin ilk uzun metrajlı çalışması.

Arnavutluk’tan şaşırtıcı bir örnek, Af (Amnesty), ‘hapishane’ ve ‘dışarısı’ arasında geçen aşk hikayelerine bambaşka bir bakış açısı getiriyor. Ülkede Avrupa Birliği’ne uyum yasaları çerçevesinde mahkumların ayda bir, hapishanede eşleriyle birlikte olma hakkını kazanmaları üzerine gelişen olayları anlatan Af, yönetmen Bujar Alimani’nin ilk filmi. Film Berlin ve Lecce Film Festivalleri’nde ödüller aldı.

Dünya sineması bölümü, son birkaç yıldır sinemasıyla yeniden heyecan uyandıran Yunanistan olmadan olamazdı. Ari Bafalouka’nın Serbest Dalış (Apnea)’sı da yeniden yükselişe geçen bu ülkenin sinemasının son örneklerinden. Selanik Film Festivali’nde ödülleri toplayan filmde suyun altında olup bitenler hiç olmadığı kadar düşündürücü.

Güney Amerika’ya uzanınca Kolombiya’dan bir örnek izleyiciyle buluşmayı bekliyor. Karen Otobüste Ağlıyor (Karen Cries on The Bus) kendi kaderini kendi çizen kadınlar için yapılmış. Kocasının baskısından, sokaklarda beş parasız ve aç kalmasına rağmen dönmemek üzere kaçan Karen’in öyküsü bir ilk filmin çok üzerinde bir derinliğe sahip.

Yarın Daha Güzel Olacak (Tomorrow Will Be Better) deneyimli Polonyalı kadın yönetmen Dorota Kędzierzawska’nın son filmi. Berlin’de Barış Filmi Ödülü alan film, Rusya’dan Polonya’ya kaçmak üzere yola çıkan üç küçük çocuğun yaşadıklarını anlatıyor.

İrlanda’dan Araba Ev (Parked) dünya sineması bölümünün en bol ödüllü filmlerinden. Darragh Byrne’nın yönettiği film dostluk, umut ve azim temalarını ele alıyor. Kalacak yeri olmadığı için arabasında yaşayan Fred, hiç ummadığı birinin yol göstericiliğinde ‘ev’inin yolunu bulmaya çalışıyor. Araba ev, Brüksel, Galway, Dallas, Paris ve Boston Film Festivallerinden ödülle döndü.

Çek Cumhuriyeti ve Slovak Cumhuriyeti ortak yapımı trajikomik bir kuşak çatışması öyküsü: Ev (The House). Filmin yönetmeni Zuzana Liova’nın deyimiyle, bu film hiç de mükemmel olmayan bir babanın mükemmel aile özlemi üzerine.

Filistinli yönetmen Sameh Zoabi’nin ilk uzun metrajlı filmi Cep Telefonu Olmayan Adam (The Man Without a Cell Phone) festivalin en keyifli filmlerinden biri olmaya aday. İsrail sınırları dahilinde kalan bir Filistin köyünde geçen filmde, etrafındaki kadınlar nedeniyle cep telefonuyla ilişkisi hayli fazla olan genç ile cep telefonlarını baz istasyonlarına savaş açacak kadar sevmeyen babasının, bölgenin sosyo politik koşulları çerçevesinde gelişen eğlenceli hikayesi anlatılıyor.

BİR KLASİK İLK KEZ ADANA’DA: HUDUTLARIN KANUNU

Geride bıraktığımız Cannes Film Festivali’nde, Fatih Akın’ın önerisiyle World Cinema Foundation tarafından restore edilmiş kopyası yıllar sonra tekrar izleyici ile buluşan Hudutların Kanunu Türkiye’de ilk kez Adana’da gösterilecek. 1966 yapımı Hudutların Kanunu’nun o dönemde sansürle başı derde girmiş, ancak yurtdışında gösterilmeme koşuluyla sansür belgesi alabilen film bu nedenle uluslararası festivallere katılamamıştı. Toplumsal sorunlarla gerçekçi yaklaşımıyla Türk sinemasında bir dönüm noktası olan filmde ayrıca Lütfi Akad’ın bir yönetmen olarak Yılmaz Güney’in oyunculuğunu nasıl etkilediği açıkça görülmektedir.

“BEN ASYALIYIM, BEN AFRIKALIYIM”

Nazım Hikmet’in 1962 yılı Mart ayında Kahire’de düzenlenen Asya Afrika Yazarlar Birliği Kongresi’ne katılması vesilesiyle yazdığı “Asya Afrika Yazarlarına” başlıklı şiir, 18. Adana Altın Koza Film Festivali’nin uluslararası programına esin verdi.

Nazım Hikmet’in 22 Ocak 1962, Moskova tarihini düştüğü şiir,

“Kardeşlerim

bakmayın sarı saçlı olduğuma

ben Asyalıyım

bakmayın mavi gözlü olduğuma

ben Afrikalıyım”

dizeleriyle başlar. 18. Adana Altın Koza Film Festivali, Türk dilinin büyük şairinin hümanizmasını, evrensel kardeşlik ve dayanışma ilkelerini kerteriz aldı. Geçtiğimiz yılın dünya konjonktürünü yansıtan Asya ve Afrika yapımları arasından “Ben Asyalıyım, Ben Afrikalıyım” başlığı altında bir program yaptı.

Sömürgeciliğin de ortadan kalkmış olmasına rağmen farklı ekonomik ve siyasi kılıflara bürünerek de facto devam edişi; komünizmin sona erdirilmesine rağmen Soğuk Savaş’ın ürpertisinin geçmediği Asya ve Afrika kıtalarından yükselen sinemayı beyazperdeye duyarlılıkla yansıtan filmler seçildi.

Türkiye prömiyerleri yapılacak olan bu filmler arasında Mısır’daki devrimi konu alan, birçok yönetmenin Tahrir Meydanı’nda çektiği görüntülerden oluşan 18 Gün (Tamantashar Yom) hemen dikkat çekiyor.

Pusan’da Yeni Akımlar ve Rotterdam’da Kaplan Ödülü’nü kazanan, her iki festivalde de FIPRESCI Ödülü’ne değer görülen Musan Günceleri (The Journals of Musan) Kore’nin Kuzey ve Güney olmak üzere ikiye bölünmüşlüğünün neden olduğu trajediyi bir göçmenin yaşamı üzerinden anlatıyor.

Filipinlerden özellikle Cinemalaya Film Festivali aracılığıyla yükselen gerçekçi dalga, deniz yoluyla Malezya’ya illegal giriş yapmaya çalışan bir grubun öyküsün anlatan Deniz Yolcuları (Halaw) adlı filmi Adana kıyılarına kadar taşıdı.

Çin Bağımsız Film Festivali’nde birinci olan Li Ruijun’un Koca Eşek (The Old Donkey) bireyin mülkiyet kavramı, toprak reformu gibi siyasi kavramların ötesinde doğup büyüdüğü yerle kurduğu bağı minimalist sinemanın anlatım olanaklarını maksimalize ederek hissettiriyor. Mong-Hong Chung’nun Tayvan yapımı Dördüncü Portre (The Fourth Portrait) anakara Çin’den gelenlerin Tayvan’da aradıklarını bulamadıkları, toplumun çeperinde yaşarken yoksulluğa, suça, şiddete, fuhuşa itildikleri bir distopyayı çocuk gözüyle ve Doğu – Batı anlatılarının bir harmanı olarak betimliyor.

Mahamet Saleh Haroun’un kolonyalist yapının kalıntıları altında kalan ve kabile toplumunun iç savaşlarına kurban giden iki kuşağın öyküsünü anlattığı, 2010 Cannes Film Festivali Jüri Ödülü sahibi Haykıran Adam (Un Homme Qui Crie) bu seçkide yer almazsa olmazdı. Kenya yapımı Hawa Essuman’ın Ruhun Peşinde (Soul Boy) filminde, Nairobi’nin sefalet içindeki gettosunda babasının kaybolan ruhunu arayan delikanlı, misyonerlere rağmen Afrika’nın mistik inanışlarının varlığını sürdürmesinin ve Afrikalı kimliklerine damgasının vurmasının bir metaforu.

Güney Afrika’dan Şiddet Ülkesi (State of Violence) yine Güney Afrikalı yönetmeni Khalo Matabane’nin ilk uzun metrajlı filmi. Ülkede yaşayan zengin bir ailenin trajedisini anlatan film, karısının katilinin peşine düşen kahramanın geçmişiyle yüzleşmesini konu alıyor.

Ana akım sinemanın hem ticari hem estetik yönden Hollywood’a endeksli yapısına alternatif filmlerden oluşan bu seçkinin izleyenlere “Ben Asyalıyım, ben Afrikalıyım” dedirtmesi amaçlanıyor.

EBEDİ İSYANCILAR / REBELS FOREVER

Dünya Film Eleştirmenleri Federasyonu – FIPRESCI ile Adana Altın Koza Film Festivali’nin işbirliğiyle hazırlanan ikinci program Arap sinemasına odaklanıyor.

FIPRESCI’nin önde gelen uluslararası film festivallerinde ödüllendirdiği, zaman zaman sinemacılardan oluşan büyük jüriler gözden kaçırsa da keşfetmeyi görev bildiği filmlerden oluşturulan seçkide Tunus’tan Moufida Tlatli’nin yönettiği Sarayın Sessizliği (Les Silences du Palais) (1994 Toronto FF), Lübnan’dan Behij Hojeij’in yönettiği Gece Yanığı (Zennar El Nar) (2004 Kerala FF), Fas’tan Yasmine Kassari’nin yönettiği Uyuyan Çocuk (Enfant Endormie) (2005 Fribourg FF) ve Cezayir’den Merzak Allouache’ın yönettiği Sığınmacılar (Harragas) (2009 Dubai FF) filmleri yer alıyor.

Tunus’tan başlayıp Bahreyn’e uzanan halk isyanları, geride bıraktığımız bir yıl boyunca dünya siyasetine damgasını vuran en önemli gelişme oldu. Hem Afrika hem Asya kıtalarını kapsayan geniş bir coğrafyaya yayılan Arap dünyasından totaliter rejimler hiç eksik olmadı, ama isyancılar da hep vardı. FIPRESCI seçkisinde yer alan filmlerdeki ortak alt metinlerden sinemacıların yakın geçmişte bugünün isyanlarına öncülük ettiği okunuyor.

Fas’tan Lübnan’a dek Arapça konuşulan birçok ülkeden yönetmenlerin yaptığı başarılı filmler, zengin kültürlerinin anlatı niteliklerini sinemaya taşıyarak masalsı bir kanon oluşturdu. Bir yandan da bu coğrafyadaki sınıf ve cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkan, savaşların sekteye uğrattığı hayatları ıslah etmeye çalışan, kendi topraklarının legal sömürgecilerinin ülkelerinde illegal göçmen olma çaresizliğini sorgulayan siyasi bir tavır geliştirdiler.

Bugün her biri sinema tarihinde Arap dünyasının en önemli yapımları, yönetmenleri de en önemli yaratıcıları arasında sayılan FIPRESCI kare ası aydınların ve kadınların isyanının Yasemin Devrimi’nden, Tahrir Meydanı direnişinden önce, Beyrut sığınaklarında, tarlalarda ve saraylarda, her zaman ve her yerde varolduğunu ve varolacağını hatırlatıyor.

Zor beğenmeleriyle ünlü eleştirmenlerin ödülünü kazanan bu filmlerin içerikteki özgünlükleri kadar sinematografik açıdan yetkinliğe sahip olmaları da sinema tarihindeki yerlerini pekiştiriyor.